Alman Dışavurum Sineması Yenir Mi?

Resim, edebiyat ve müzik gibi çeşitli sanatlar yüzyıllar boyunca içerisinde bulundukları çağın siyasal, sosyal ve kültürel etkilerden doğan akımlardan etkilenmiştir. 7. Sanat olan sinema da kardeşleri gibi bu akımlardan etkilenmiş ve farklı bakış açılarıyla yeniden yorumlanmıştır. Bu akımlardan ilki ve benim de dikkatimi en çok çeken akımlardan biri olan dışavurumculuk ya da doğduğu yeri de eklemek istersek Alman Dışavurum Sinemasıdır.

Birinci Dünya Savaşının sonunda ekonominin altüst olduğu, halkın sokaklarda açlıktan öldüğü, hayat da kalmak için her yola başvurulan bir Almanya’da; sefaletin ve bir ümitle hayata tutunmanın sinemaya da yansıması kaçınılmazdı.

Dışavurumculuk Nedir?

İzlenimcilik ve natüralizme karşı olarak çıkan dışavurumculuk akımının sinema dışı en ünlü temsilcisi Edvard Munch’dur. Yaptığı ünlü “Çığlık” resmine baktığımız zaman çığlık atan karakterin duygularını okumamız, etrafını çevreleyen evrenin ise çığlığıyla beraber şekillenmesi bize dışavurumculuğu tek bir söz söylemeden anlatır. Sinemaya geri döndüğümüz de ise olay yine aynıdır. Çoğunlukla donuk karelerden oluşan dışavurumcu filmler seyirci üstünde güçlü etkiler bırakır. Karakteri anlamamıza ve onun yerine kendimizi koymamıza yardım eder.

Almanya’da Dışavurumculuk Sinemaya Nasıl Yansıdı?

Birinci Dünya savaşının getirdiği kaos ortamı 1918 de bitse de savaşın etkileri uzun süre kalkmadı. Hem yenen hem de yenilen ülkeler bu savaştan ekonomileri bozuk, hastalanmış ve parçalanmış bir halde çıktılar. Bu savaştan en fazla etkilenen ise şüphesiz Almanya oldu.

Halkın sefalet çektiği ve bir umuda ihtiyacın duyulduğu bu zamanlar da sinema en iyi çözümlerden biriydi. Yaşadıkları hayatlardan uzaklaşmak isteyen, aklındaki fikirleri beyaz perdeye aktarmak için yanıp tutuşan herkes sinemanın yolunu tuttu.

Morbid (hasta edici) dediğimiz çeşitli senaryolar yazıldı. Bu senaryolarda genellikle hortlaklar, vampirler, canavarlar başrol oynuyor; Perili köşkler, gölgelerle kaplı arka sokaklar ve ücra kasabalar mekan olarak belirleniyordu.

Bu senaryolar yazılırken yönetmenlerinin önünde büyük sorunlar vardı. Savaş sonrasında ellerinde yeterli ekipmanlar yoktu, oyuncular bir elin parmağını geçmiyordu en kötüsü ise filmleri çekmek için stüdyoları yoktu. Dedikleri gibi zor zamanlar yaratıcı çözümler getirir. Ellerinden gelen her şeyle film çekmeye koyulan yönetmenler çeşitli çözümler buldular.

En büyük olan mekanın yetersizliğini perspektif yardımıyla kapatmaya ve mekanı değiştirmektense ellerinde olan mekanın arka planını değiştirip farklı bir yer olarak göstermeye çalıştılar. Abartılı ışık kullanımıyla da devasa gölgeler yaratılmış ve alan derinliği bu sayede kazandırılmıştır. Film içinde kullanılan dekorlar deforme edilmiş gotik ve sivri bir evren oluşturulmuştur. Bu evrene ise girecek kişiler abartılı kıyafetler ve fazla makyajla ön plana çıkartılmış, hareketleri kısıtlanarak arka planın siyah beyaz renkleriyle karışmalarının önüne geçilmiştir.

Dönemin en ünlü filmleri ve öncüleri The Cabinet of Dr. Caligari, Nosferatu ve Metropolis’in sadece isimlerini söylemek yerine hızlı bir şekilde göz atalım.

The Golem (1920)

The Cabinet of Dr. Caligari (1920)

Öncü film olması yani bu akımın çizgilerini çizmesi konusunda başarısı o kadar iyiydi ki diğer filmler çekilirken hep örnek alınacak bir film oldu, hatta bu akıma aynı zaman da caligaricilik denmesini de sebep oldu.

Almanya’nın ücra bir kasabasında işlenen seri cinayetler üzerinden gelişen konumuz bize Dr. Caligari’yi ve hortlağı Cesare’yi tanıtır. Film ilerledikçe iç içe girmiş olay örgüsünün açılmasını ve tanıdığımızı zannettiğimiz insanların maskelerinin düşmesini izleriz. Perspektif ve ışık kullanımı olarak bir şaheser olan film adından bu zamanlarda bile bahsettiriyor hatta okullarda örnek olarak gösterilmeye devam ediyor.   

Nosferatu (1922)

Bram Stoker’ın Drakula adlı kitabından telifi alınmadan uyarlanan bir eserdir kendileri. Günümüze kadar gelen çoğu korku filmine örnek olmuş, yaptığı gölgelerle ve ışık oyunlarıyla hala bile kabuslarımızı süslemeyi başarmıştır. Mekan kullanımı olarak diğer akım filmleriyle aynı yolu izlemiştir. Diğer filmlerden en bariz farkı ise müzik kullanımıdır. Uzun süredir bir film içerisinde bu kadar yerinde müzik dinlemediğimi itiraf etmek isterim.

Metropolis (1927)

Fritz Lang tarafından çekilen bilim kurgu filmimiz, yönetmeninin de ünlenmesini sağlamıştır. Akım yönetmenlerinden adını en fazla duyuran biridir Fritz Lang. Filmin ardından çektiği Hate ve M yönetmenin adını altın harflerle sinema tarihine yazdırmıştır.

Fütüristik bir evrende geçen Metropolis aslında zamanının hatta günümüzün toplumuna bile bir şey anlatma derdindedir. İkiye ayrılmış iki topluluktan oluşan bu şehirde yönetici sınıfı konfor içinde yaşarken, işçi sınıfı yeraltında makinelerle beraber yaşamak zorundadır. Bu sistemi bozmak ve insanların eşitlik içinde yaşamasını sağlamak için insanlar birlikte çalışmalıdır.

Dekor ve mekan tasarımlarıyla günümüzde çekilmiş çoğu bilim kurgu filmine ön ayak olmuştur. Süresinin uzunluğundan izlenmesi ne kadar yorucu olsa da çekimleri ve fikirleri için kesinlikle bakılması gereken bir filmdir.

Sonuç

1920’den 1930 yılını kadar kapsayan süre de türün burada da saymadığımız bir çok iyi örneği çekilmiştir fakat bilindiği gibi her iyi şeyin bir sonu vardır. Almanya’da Nazilerin güçlenmesiyle beraber gelen savaş kokuları yönetmenleri geri tutmuş yine Nazilerden gelen propaganda film yapma emirleri yönetmenlerin Hollywood’a göçmesine neden olmuştur. Bu sebeple de dışavurumcu sinemanın neredeyse bütün yönetmenleri Amerika’ya göç eder ve Amerikan sinemasına film noir türünü bahşeder.

Evet, izledim.