Fantastik Polisiye Diziler 002: Kültler

Geçen haftaki yazımda, bu hafta fantastik polisiye diziler arasında, kendisine kült statüde bulunan benzersiz yapımlar arasında yer bulma şerefine erişmiş dizilerden bahsedeceğimi belirtmiştim. O halde, sadece kült statüsüne ulaşmış olanları değil, aramızdan vakitsiz ayrılmış olan fantastik polisiyeleri de yad edeceğim bu haftaki yazımıza hızlı bir giriş yapalım.

PARALEL EVRENLER

    Fringe daha ilk bölümünden yakalamıştı seyirciyi ve hızla bir efsane haline dönmüştü. Aramızdan ayrıldığındaysa ise, bize birbirinden unutulmaz 5 sezon ve 100 bölüm miras bırakmıştı (Evet, belki son sezonun diğer dört sezonun biraz gerisinde kaldığını itiraf etmek gerek). Aksi nasıl düşünülebilirdi ki? Daha önce Yüzüklerin Efendisi filmleriyle, fantastik severlerin radarına yakalanan John Noble (ki şu an kendisini Elemantary dizisinde seyredebilirsiniz), televizyon dünyasının en unutulmaz karakterlerinden biri olan Dr. Walter Bishop’a öyle büyüleyici bir şekilde hayat vermişti ki, aradan geçen yıllara rağmen, hala etkisini üzerimizde hissetmek mümkün. Sadece Noble da değil, Dawson’s Creek ile birlikte en başarılı performansını Fringe’de sahneleyen ve şimdilerde The Affair’da seyrettiğimiz Joshua Jackson da dizinin ağır toplarındandı. Heavenly Sword adlı konsol oyununda Nariko karakterine hayat veren Anna Torv da, bu dizi sayesinde ciddi bir hayran kitlesi kazanmıştı. Peki, konusu neydi Fringe dizisinin? FBI, bir uçağa gerçekleştirilen tuhaf ve ürkütücü bir terör saldırısından sonra yaşanan gelişmeler nedeniyle bir sınır bilim departmanı kurar ve birbiri ardına gelen bu saldırıların ardındaki gizem, sezonlar ilerledikçe paralel evrenler arası bir savaşa kadar uzanır. Sadece heyecanlı ve gizemli değil, duygusaldı da Fringe… Daha ilk bölümden, nasıl bir yapım ile karşıkarşıya kaldığımızı gösteren astral seyahat sahnesi, Dr. Walter Bishop’un, Joshua Jackson tarafından canlandırılan oğlu Peter Bishop için yaptıkları (ki dizinin senaryo iskeletinin ciddi bir bölümünü oluşturan, burada anlatmamanın daha doğru olacağı bir hikaye bu), Peter’ın bölümler ve sezonlar ilerledikçe ana karaktere dönüşmesi ve başta babası Walter ve biricik sevdiceği, Anna Torv’un canlandırdığı FBI ajanı Olivia Dunham ve tüm insanlık için yaptıkları… Sadece senaryosu da değildi Fringe’ı büyüleyici kılan, birçok ödül törenine aday gösterilmiş üstün oyunculuklar ve eşsiz müzikler (tema müziğini, yıllarca cep telefonu melodisi olarak kullandığımı hatırlarım) ve bölümlerin içine yerleştirilmiş “Gözlemciler(Observers)” gibi nice mistik ayrıntı… Kaçıranlara çok şey kaçırdıklarını ve kesinlikle izlemeleri gerektiğini, özleyenlere ise 2012 San Diego Comic-Con’da John Noble’ın “İlerleyen dönemde, Fringe bir film olabilir” sözlerini hatırlatır ve şimdilik Fringe’e dair son noktayı koyarım.

EN İYİ “KÖTÜLER”

 5 sezon ve 77 bölüm ile, hayranları üzerinde derin izler bırakan bir başka yapım ise Leverage oldu. Bu sefer, direksiyonda usta oyuncu Timothy Hutton’ın bulunduğu yapımın kadrosunda, ANGEL dizisinde şeytani avukat Lindsey McDonald rolünden hatırlanabilecek Christian Kane, şimdilerde Supernatural dizisinde cehennemin kralı Crowley rolünde izlediğimiz Mark Sheppard ve Star Trek: Voyager’da gönüllere taht kuran Jeri Ryan gibi yıldızlar vardı. Modern bir Robin Hood hikayesi olan Leverage’da, eski bir sigorta müfettişi olan Nathan Ford, kendisine atılan bir kazık sebebiyle küçük yaştaki oğlunun ölümünün ardından ailesinin paramparça olması sonucu, kendini önce alkole veriyor ve daha sonra da karanlık tarafa geçiyordu. Karanlık taraf diyorsam, gerçek anlamlı bir karanlık taraf değil tabi… Usta ama bir o kadar da çılgın ve tatlı hırsız Parker, çılgınlık konusunda Parker’ı aratmayacak bilgisayar korsanı Alec Hardison, şimdiye kadar bir televizyon dizisinde görülmüş en karizmatik tetikçi (Memati Baş da bu kıyaslamaya dahildir J) Eliot Spencer, ve tiyatro sahnesinde beş para etmez olsa da söz konusu birilerini dolandırmak oldu mu Oscar’lık performanslar sahneleyen dolandırıcı Sophie Devereaux ile Leverage ekibini kuran Nathan, her bölümde ya güçlü bir özel şirket, ya da yetkilerini kötüye kullanan bir devlet organı tarafından haksızlığa uğramış, zulüm görmüş, ciddi kayıplar yaşamış olan, ancak güçsüzlüğü sebebiyle içinde bulunduğu durumu çözüme kavuşturamayan insanların yardımına koşuyor, bunu yaparken de her bölümün sonunda gerçek adaleti sağlayarak, katharsis yaşamamıza vesile oluyorlardı (Önceki yazılarımda katharsis’in ne olduğuna bakın demiştim, baktınız mı?). Son olarak, Leverage ekibini yakalamakla görevli Mark Sheppard’ın, önceleri özel bir şirket daha sonra Interpol için çalışan ajan James Sterling rolünde döktürdüğünü, ve dizi biter bitmez, söz konusu karaktere çok yakın bir çizgide bulunan Crowley’i canlandırmak için Supernatural kadrosuna katıldığını tekrar belirtmekte fayda var.

AFİYET OLSUN…

    Danimarkalı aktör Mads Mikkelsen zor olanı başardı ve Dr. Hannibal Lecter gibi kült bir karaktere hayat verirken, Anthony Hopkins gibi bir ustanın gölgesinde kalmadı. Muhtemelen, hem bizim kuşak hem de bizden sonraki kuşaklar için Hannibal denince akla gelen ilk yüz Mikkelsen’in ki olacak. Sadece Mikkelsen değil, birçok prestijli ödüle, farklı rolleriyle defalarca aday olmuş olan, Hugh Dancy de, Will Graham rolünde oldukça başarılıydı. Sonuçta, Mikkelsen – Dancy arasındaki muhteşem kimya, bizleri 3 sezon ve 39 bölüm boyunca mest etmiş olan bir Red Dragon uyarlaması ortaya koydu. Hannibal diyince konuyu anlatmak gerçekten zor ama konusu birkaç cümle ile “psikolojik sorunları olan FBI ajanı Graham ile aslında Graham’a yardım etmek için göreve gelmiş olan, ancak kimsenin farkında olmadığı bir şekilde, FBI tarafından aranan katillerin başında gelen Dr. Lecter’in kedi fare kovalamacası” olan dizinin silahları, sadece bu iki karakterle de sınırlı değildi. Matrix dizisinde Neo’nun akıl hocası Morpheus rolünde izlediğimiz Laurence Fishburne, X-Files dizisinden Dana Scully olarak hatırlayacağımız Gillian Anderson, söz konusu ağır toplardan sadece ikisi. Görüntü yönetmenliği ve ses efektleri ile de en az oyuncu performansları kadar başarılı olmuş dizinin, alamet-i farikalarından biri de, diziye konu olmuş her bir katil tarafından işlenen her bir cinayetin, gerçek birer sanat eseriymişçesine ekranları başındakilere sunulması idi. Özellikle Dr. Lecter, kurbanlarının uzuv ve organlarından, değme yemek programlarına taş çıkartacak leziz menüler hazırlıyor ve içinde yamyamlık potansiyeli barındıran herkesin, ciddi anlamda iştahını kabartıyordu.

“KLASİK” DENİNCE

    Gillian Anderson’ın lafı geçmişken, birkaç kült klasiği hızlıca hatırlamakta fayda var. Tabi ki, bunların başında türün atası sayılan, 3 dizi ve 2 filmi geride bırakan, Ocak 2016’da yeni bir diziye hazırlanan X-Files efsanesi var. Özellikle 9 sezon 202 bölüm ile yayınlandığı dönemde bir fenomene dönüşmüş ve 1993 – 2002 yılları arasında 7’den 70’e azımsanmayacak bir hayran kitlesi kazanmış olan dizi, hala hatırlanıyorsa, bunun temel sebeplerinden biri, fantastik polisiyeyi şuan bulunduğu noktaya getirmiş olmasıdır. X-Files kadar bilinmese de, yayınlandığı dönemde başarısıyla adından söz ettiren ve 2005 – 2011 yılları arasında 7 sezon 130 bölüm üzerinden yayınlamış olan Medium ise, Phoenix’de polis kuvvetlerine danışmanlık yapmakta olan bir medyum ailesinin maceralarını konu almaktaydı. İlgiyle ve beğeniyle izlenen tek anti kahraman Leverage ekibi de değildi, 8 sezon, 96 bölüm boyunca, Dexter Morgan da en az Dr. Hannibal Lecter kadar kanlı bir mesai yapmış, Dexter dizisini kült yapımlar arasına yerleştirmişti. Bir de, ele aldıkları konu olmasa da, kahramanları, geçen hafta ele aldığım Sherlock Holmes kadar fantastik olan yapımlar da vardı. Bunlardan, aktör Simon Baker tarafından canlandırılan, hipnoz ve cold reading(bir çeşit zihin okuma) gibi özel yeteneklere sahip olan Patrick Jane’in hikayesi The Mentalist geçtiğimiz Şubat ayında bizlere veda etti. En az Jane kadar eksantrik bir diğer karakter olan Adrian Monk’un hikayesini anlatan ve 8 kez Emmy ödülü kazanan, hatta bir dönem Engin Günaydın’ın başrolünde oynadığı bir Türk versiyonu (Galip Derviş) da bulunan Monk yine akıllara ilk gelen örneklerden olacaktır.

POTANSİYELİNİ BULAMAYANLAR

Bir de, fırsat verilseydi bir klasiğe dönüşmesine kesin gözüyle bakılan, ama bazen rating kaygısı ile aceleci (ve ne yazık ki hatalı) kanal kararlarına kurban olan, bazen de yapım ekibinin sorunları sebebiyle aramızdan erken ayrılmak zorunda kalan diziler de oldu. Bu listenin hemen başında akla gelen Alphas, kimileri için Heroes ya da X-Men benzeri, kimileri için ise bundan daha fazlasıydı. 2 sezon 24 bölüm ile aramızdan ayrılmak durumunda kalan dizinin mirası ise, şuan The Blacklist dizisinde rol almakta olan Oscar adaylığı da bulunan aktör David Strathairn idi. J.J.Abrams’ın büyük umutlarla beklenen, başrollerinde türün takipçilerinin Jurassic Park’dan hatırlayacağı Sam Neill ve Lost’un en sevilen karakterlerinden Hurley’e hayat veren Jorge Garcia’yı buluşturan Alcatraz da, ne kadar iyi olursa olsun sadece 13 bölüm yayınlanarak ciddi bir hayalkırıklığı yarattı. Hayalkırıklıklarından bahsediyorken, 2014-2015 sezonunun adından en çok söz ettiren yapımlarından olan Forever ve Kiefer Sutherland’ın 24’den sonraki çalışması olan ancak iki sezonun ötesini göremeyen Touch isimlerini anmadan olmaz (ki bu sezon da, bu talihsiz listeye büyük beklenti içinde olduğumuz The Player eklenmiş olacak). Yine de bu kararların hiç biri, anlatım tekniğiyle, görüntü yönetmenliğiyle, oyuncularının performanslarıyla, bugüne kadar yayınlanmış olan başka hiçbir diziye benzemeyen ve onlarca yıl geçse de unutulmayacak olan Pushing Daisies kadar acı vermedi, ki zaten dizi de popüler Esquire dergisinin 2015 yılında yaptığı “hangi dizinin ekranlara dönmesini istersiniz?” yarışmasının galibi olmuştu.

Bu hafta ele aldığım bu son liste ile, şimdilik “liste” yazılarıma bir ara veriyorum. Önümüzdeki haftadan itibaren, dizileri tek tek ve daha derinlemesine ele alacak bir dizi ile karşınızda olacağım. Sizler de, bu yazım altında yer alacak yorumlarınız ile bu yeni seriye yön verebilir, bilmediklerinizi ve merak ettiklerinizi sorarak, sizler için araştırma yapmamıza ve tüm okuyucularımızı aydınlatmamıza vesile olabilirsiniz.

3-in-1... Causes addiction like coffee...