Marvel çizgi romanlarının tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, karşımıza çıkan en heybetli ve bir o kadar da ürkütücü figürlerden biri şüphesiz Galactus’tur. İlk kez 1966 yılının Mart ayında, efsanevi “Fantastic Four” #48 sayısında okurlarla buluşan bu devasa varlık, o günden beri geek dünyasının en tartışmalı konularından biri olmayı sürdürüyor. Hepimizin bildiği o ikonik silindirik kaskı ve mor zırhıyla uzayın derinliklerinde süzülen Galactus, aslında doymak bilmez bir açlıkla gezegenleri tüketen kozmik bir güç.

Genellikle habercisi Silver Surfer’ı önden gönderip “Hazırlanın, sonunuz geliyor” mesajını ileten bu dev, binlerce yıldır sayısız medeniyetin sonunu getirdi. Görsel olarak baktığımızda, evet, biraz komik duran mor bir zırh giymiş devasa bir insanı andırıyor olabilir. Hatta ilk tasarımlarında göbeğinde kocaman bir “G” harfi bile vardı. Ancak konsept olarak incelediğimizde, Galactus saf bir korkuyu temsil ediyor. O, evrensel entropinin vücut bulmuş hali. Ölmüyor, durmuyor ve tamamen kendi fiziksel açlığını dindirmek için gezegenleri yok ediyor. Bu yıkımı yaparken de kötü niyetli bir “süper kötü” gibi değil, karıncanın üzerine basan bir insan kadar kayıtsız davranıyor.
MCU tarafında ise işler kızışıyor. Matt Shakman’ın yönettiği “The Fantastic Four: First Steps” filminde Ralph Ineson tarafından canlandırılan karakterimiz, nihayet beyaz perdede hak ettiği yeri alıyor. Ancak “Eternals” filminde tanıştığımız o devasa, gezegen yaratan Celestial ırkını gördükten sonra kafalarda deli sorular belirmeye başladı: Galactus da onlardan biri mi? Yoksa bambaşka bir kozmik dehşet mi?
Peki, Nedir Bu Celestial Dedikleri?

Bu sorunun cevabını vermek için önce Marvel’ın en psikedelik yaratıcısı Jack Kirby’nin 1976’da “Eternals” #2 ile hayatımıza soktuğu Celestial kavramına inmemiz gerekiyor. Bu varlıkların kökeni, bildiğimiz Marvel evreninin bile öncesine dayanıyor. Hikayeye göre, “First Firmament” adı verilen ve tek başına bir evren olan bilinçli bir yapı, kendisine eşlik etmesi için Aspirant’ları yarattı. Ancak bu melek benzeri varlıklar isyan etti ve sonucunda kendi gezegenlerini yaratabilen Celestial’lar ortaya çıktı.
Celestial’ların çalışma prensibi oldukça karmaşık ve uzun vadeli. MCU’da izlediğimiz “Eternals” filminde de anlatıldığı gibi, bu devler gezegenleri birer kuluçka merkezi olarak kullanıyor. Bir gezegenin çekirdeğine yerleştirdikleri tohum, yüzeydeki zeki yaşam formlarının enerjisiyle besleniyor. Nüfus ve enerji belli bir seviyeye geldiğinde, yeni bir Celestial doğuyor; tabii bu doğum sırasında gezegen paramparça oluyor. Yani Celestial’lar yaşamı yaratıyor ama bunu kendi üremeleri için bir araç olarak kullanıyorlar. Milyonlarca yıllık bir döngüden bahsediyoruz.
Bu noktada Celestial’lar mesafeli ve anlaşılmaz tanrılar olarak çiziliyor. Peki, gezegen yiyen devimiz Galactus bu ailenin “yaramaz çocuğu” mu? Cevap sandığınızdan daha karmaşık.
Hayır, Galactus Bir Celestial Değildir

Çizgi roman külliyatını taradığımızda net bir gerçekle karşılaşıyoruz: Galactus kesinlikle bir Celestial değil. Her ne kadar Marvel evreninde tanrısal bir role sahip olsa da, kökeni tamamen farklı. Hatta bazı eski teorilerde, Galactus’un görevini tamamladıktan sonra bir Celestial’a dönüşeceği gibi fikirler ortaya atılmış olsa da, asıl hikaye çok daha trajik ve epik.
Galactus’un kökeni, 1983 tarihli “Super Villain Classics” #1’de detaylandırıldı. Asıl adı Galan olan bu karakter, aslında bizim evrenimizden önceki bir evrende yaşayan Taa gezegeninin bir vatandaşıydı. Kendi evreni büyük bir felaketle (Big Crunch/Büyük Çöküş) yok olurken, Galan bir uzay gemisiyle kaçmayı başardı. Ancak evrenin kendi içine çöküşünden kurtulamadı ve kozmik enerjilerle dolu bir “kozmik yumurta” içinde milyarlarca yıl hapsoldu. Bizim evrenimizi oluşturan Büyük Patlama (Big Bang) gerçekleştiğinde, Galan artık o eski bilim insanı değil, doymak bilmez açlığa sahip Galactus olarak yeniden doğdu.
Yani Celestial’lar bu evrenin mimarları ve bahçıvanlarıysa, Galactus bu evrenden bile yaşlı, önceki gerçeklikten kalan son hatıra ve evrenin doğal dengesinin (yıkımın) koruyucusudur.
Marvel Evrenindeki Diğer Kozmik Güçler ve Hiyerarşi

Marvel evreni, sadece kaptanlar ve demir adamlarla sınırlı değil; arka planda işleyen devasa bir tanrılar pantheonu var. MCU’da şimdiye kadar Ego (Yaşayan Gezegen), Zeus, Herkül ve “What If…?” serisinin anlatıcısı Watcher gibi figürleri gördük. “Thor: Love and Thunder” filminde ise evrenin kendisini kapsayan Eternity ile tanıştık.
Ancak çizgi romanlarda bu kadro çok daha kalabalık. Thanos’un Sonsuzluk Eldiveni ile kafa tuttuğu bu kozmik varlıklar arasında, evrenin yasalarını denetleyen üç yüzlü altın dev Living Tribunal (Yaşayan Mahkeme), zamanın efendisi Kronos, Kaos ve Düzen’in lordları gibi soyut kavramların vücut bulmuş halleri var. Galactus, bu kozmik toplantılarda genellikle Celestial’larla yan yana dursa da, onlardan biri olarak değil, kendi başına bir güç odağı olarak masada yerini alıyor. O, ne tam anlamıyla bir tanrı ne de basit bir uzaylı; o, evrenin hayatta kalması için gerekli olan yıkımın ta kendisi.
Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
Galactus ve Celestial arasındaki fark nedir?
En temel fark amaçları ve kökenleridir. Celestial’lar evrenin içinde var olmuş, gezegenler yaratarak üreyen “inşa edici” tanrılardır. Galactus ise önceki evrenden sağ kurtulan, hayatta kalmak için gezegenleri tüketmek zorunda olan bir “yıkım” gücüdür.
Galactus Marvel evrenindeki en güçlü varlık mı?
Galactus inanılmaz derecede güçlüdür ancak “en güçlü” değildir. Living Tribunal (Yaşayan Mahkeme) veya One-Above-All gibi varlıklar hiyerarşide onun üzerindedir. Ancak tam doygunluğa ulaştığında Celestial’larla rahatlıkla başa çıkabilir.
Galactus neden gezegenleri yiyor?
Bu bir keyif meselesi değil, biyolojik bir zorunluluktur. Galactus, kozmik enerjisini korumak için gezegenlerin yaşam enerjisini emmek zorundadır. Bunu yapmazsa kendi varlığı ve evrenin dengesi tehlikeye girer.


Yorum (0)