Korku sinemasında zombi alt türü tam da mezara girmek üzereyken, 2003 yılında Danny Boyle ve Alex Garland ikilisi çıkageldi ve her şeyi kökünden değiştirdi. 28 Gün Sonra (28 Days Later), o dönem için bir “adrenalin iğnesi” etkisi yaratarak hantal zombileri koşan, öfkeli ve durdurulamaz birer kabusa dönüştürdü. Aradan geçen yirmi yılı aşkın sürenin ardından, bugün elimizde sadece bir kült film değil, “28 Yıl Sonra: The Bone Temple” ile dördüncü halkasına ulaşmış devasa bir külliyat var. Üstelik beşinci film de yolda!
Bizim için bu seri, diğer korku serilerinden biraz farklı bir yerde duruyor. Genelde uzun soluklu korku serilerinde “iyiden kötüye” doğru keskin bir düşüş görürüz; ancak bu evrende kalite çıtası “çok iyi” ile “başyapıt” arasında gidip geliyor. Hazırsanız, enfeksiyonun başlangıcından 28 yıl sonrasına uzanan bu karanlık yolculukta filmleri en kötüden en iyiye doğru sıralıyoruz.
4. 28 Hafta Sonra (28 Weeks Later)
Yönetmen koltuğunda Danny Boyle, senaryoda ise Alex Garland olmamasına rağmen, 28 Hafta Sonra aslında oldukça sürprizli ve eğlenceli bir devam filmi. Filmi geleneksel zombi yapımlarından ayıran iki harika fikri vardı: İlki, korkunç bir salgın sonrası bir ülkenin uluslararası güçler tarafından nasıl karantinaya alınacağını ve yeniden yapılandırılacağını göstermesi; ikincisi ise bağışıklığı olan bir karakterin denkleme dahil olmasıydı.

Filmin en büyük talihsizliği, aslında en iyi anlarının ilk filmin mirasına dayanıyor olması. Robert Carlyle’ın ailesini terk ettiği o meşhur açılış sahnesi her ne kadar tüyler ürpertici olsa da, Boyle’un tarzını ve o ikonik “In the House – In a Heartbeat” müziğini biraz fazla kopyalıyor gibi hissettiriyor. Yine de finaldeki aksiyon dozajı ve serinin evrenini genişletme çabasıyla izlemesi keyifli bir yapım olduğunu inkar edemeyiz.
3. 28 Yıl Sonra (28 Years Later)
Danny Boyle’un korku türüne bu kadar uzun bir aradan sonra dönmesi hepimizde büyük bir heyecan yaratmıştı. Boyle, bu filmle birlikte paslanmadığını, aksine türün içinde hala söyleyecek çok sözü olduğunu kanıtladı. Modern Hollywood’da nadir rastlanan türden bir “korku blockbuster”ı olan yapım, hem aksiyon sahneleriyle nefes kesiyor hem de harabeye dönmüş bir dünya üzerinden günümüz toplumuna dair sert eleştiriler getiriyor.

Peki, bu film neden listenin zirvesinde değil? Aslında iki küçük sebebi var. İlki, orijinal filmden bu yana kıyamet sonrası türünün çok fazla yapımla (The Last of Us, The Walking Dead vb.) dolup taşmış olması; bu da bazı temaların tazeliğini yitirmesine neden oluyor. İkincisi ise Jodie Comer’ın devleşen oyunculuğuna rağmen, Aaron Taylor-Johnson’ın varlığının filmde biraz zayıf kalması. Yine de Samson karakteri ve barındırdığı sürprizlerle kesinlikle izlenmesi gereken bir deneyim sunuyor.
28 Gün Sonra Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?
Yeni filmlerin de gelmesiyle birlikte izleyicilerin aklında tek bir soru var: “28 Gün Sonra serisi hangi sırayla izlenmeli?” Hikaye kronolojisini takip etmek isteyenler için sıralama oldukça basit: 28 Gün Sonra, 28 Hafta Sonra, 28 Yıl Sonra ve son olarak 28 Yıl Sonra: The Bone Temple. Her film, dünyadaki enfeksiyonun ve insanlığın çöküşünün farklı bir evresini temsil ediyor.
2. 28 Yıl Sonra: The Bone Temple (28 Years Later: The Bone Temple)
Serinin en taze halkalarından biri olan The Bone Temple, selefinin bıraktığı yerden hemen devralıyor ama bildiğimiz yollardan gitmek yerine bizi balta girmemiş ormanlara, keşfedilmemiş topraklara sürüklüyor. Film, devasa bir felaket karşısında insanların nasıl tepki verdiğine odaklanan iki farklı hikaye koluna sahip. Gücü elinde tutmak için neleri göze alabileceğimiz ile nezaketin iyileştirici gücü arasındaki o ince çizgiyi harika işliyor.

The Bone Temple, sadece bir korku filmi değil, aynı zamanda duygusal derinliği olan bir yapım. Tabii ki serinin hayranlarını memnun edecek o vahşi anları da unutmuyor; Samson’ın beyin katmanlarını soyup yediği o sahneyi kolay kolay unutamayacağımız kesin! Bu film, serinin hala ne kadar yaratıcı olabileceğinin en büyük kanıtı.
1. 28 Gün Sonra (28 Days Later)
Zirvede başka bir ismin olması zaten imkansızdı. Danny Boyle’un orijinal filmi, sadece zombi türünü dirilttiği için değil, o dönemdeki “punk-rock” ruhuna sahip sinematografisiyle de bir ikon. Boşalmış Londra sokaklarında Cillian Murphy’nin şaşkın bakışlarla yürüdüğü o sahneler, bugün on katı bütçeli filmlerin bile ulaşamadığı bir tekinsizlik seviyesinde.

Peki, 28 Gün Sonra’yı rakiplerinden ayıran en büyük fark ne? Birçok kişinin sorduğu “28 Gün Sonra zombi mi yoksa enfekte mi?” sorusunun cevabında gizli bu güç. Onlar yaşayan ölüler değil, öfke virüsüyle (Rage Virus) enfekte olmuş insanlar. Bu da korkuyu çok daha gerçekçi ve insani bir boyuta taşıyor. Cillian Murphy’nin canlandırdığı Jim, Naomie Harris’in Selena’sı ve Brendan Gleeson’ın Frank’i… Biz bu karakterleri sadece hayatta kalmaya çalıştıkları için değil, derinlikli insanlar oldukları için sevdik. Alex Garland’ın kaleminden çıkan bu hikaye, insan doğasının karanlığını enfeksiyonun kendisinden daha korkutucu bir şekilde yüzümüze vuruyor.
Cillian Murphy 28 Yıl Sonra Filminde Var mı?
Hayranların en çok merak ettiği konulardan biri de serinin yıldızıyla ilgili. “Cillian Murphy 28 Yıl Sonra filminde var mı?” sorusuna müjdeli haberi verebiliriz: Evet, Jim karakteriyle geri dönüyor! Üstelik sadece oyuncu olarak değil, projenin mutfağında yapımcı olarak da yer alıyor. Bu da serinin köklerine ne kadar sadık kalacağının en büyük teminatı.


Yorum (0)